Hafta Başı (65): İran'ın geleceği | Halep'te yaşananlar | Gözler Grönland'da

12.01.2026 medyascope.tv

12 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda Kadri Gürsel'le birlikteyiz. Yine yaşananları ve yaşanabilecekleri konuşacağız. Gündemde İran var. Çatışmalar bitmiş olsa da Halep var ve beklentide olduğumuz Grönland var. Ne dersin Kadri?
Kadri Gürsel: Evet. Türkiye gündeminde de Ruşen Çakır'ın bir anahtar meselesi var galiba, değil mi? İstersen iç konuya bunu ayıralım.

Ruşen Çakır: Hayır, çok fazla ayırmayalım. Çünkü Medyascope'ta bu konuyla ilgili bir yazı https://medyascope.tv/2026/01/12/rusen-cakir-yazdi-silivrideki-anahtar-olayi-ve-bir-ozur/ yazdım ve benim dalgınlığım yüzünden mağdur olan kadın Avukat Baver Karakuş'tan özür de diledim, olayın nasıl olduğunu anlattım. Ama insanlar böyle şeylere çok meraklılar. Birbirinden farklı insanlar, farklı mecralar, tabii ki Oda TV mesela, ânında atladılar. Olay sosyal medyada yaşanır yaşanmaz, ben ‘’bakalım, kim ne diyor?’’ diye biraz bekledim. Sonra sakin bir kafayla oturup yazdım. İlk gün bir şey yazsaydım, gereksiz yere yanlış bir şey yapma ihtimali vardı. Oturup serinkanlı bir şekilde yazdım. Tabii hâlâ tatmin olmayanlar var, ama önemli olan Baver Hanım'ın ne düşündüğü. Bakalım, o, benim bu söylediklerimden ve özrümden tatmin olacak mı? Onu bekliyorum. Onun dışında benim için konu kapandı gibi. Ama hiç alâkasız konularda insanlar tuhaf laflar ediyorlar, o tür hikâyeler senin de başına çok geldi. Mesela bugün bir tanesi bana, “Sen zaten holigansın. Galatasaraylısın. Hiç şaşırmadım” diyor. Ne alâkası var Galatasaraylıkla? Böyle çok şey var. Ama en çarpıcısı, İbrahim Kaypakkaya'nın o meşhur kasketli fotoğrafı var ya, profilinde İbrahim Kaypakkaya'nın o kasketi var, ama fotoğraf Ekrem İmamoğlu’nun. Nasıl bir şey yapmışlarsa artık ve bu kişi tarafından…
Kadri Gürsel: Bu olay vesilesiyle Türkiye'nin toplumsal, siyasal ve psikolojik profili hakkında epey bir veri toplanmış oldu sanıyorum. Ben çok merak ettim, program biter bitmez yazını okuyacağım. İzleyicilere de Medyascope’taki yazını okumalarını salık veriyorum. Çok ilginç bir olay çünkü.

Ruşen Çakır: Kişisel bir mesele, ama çok acı.
Kadri Gürsel: Kişisel olmaktan çıkmış artık.

Ruşen Çakır: Tabii. Allah kimseye böyle durduk yere, hakikaten çok saçma sapan bir şekilde, tamamen bizim İsmail'le gittiğimiz ziyaretteki duygu yoğunluğumuzla bir dalgınlık sonucu yaşanmış talihsiz bir olay benzeri bir olay yaşatmasın. Tabii mağdur olan, orada arabasının anahtarını alamayan Avukat Baver Karakuş. Onu anlıyorum, kızgın olmasını anlıyorum. Neyse, bu konuyu burada bitirelim.
Şimdi, Grönland'a gelmeden önce İran'a bir bakalım. Bir tarafta, “İran'la nükleer müzakereler başlayacak” denildi. Bir tarafta Trump yine, “Çizmeyi aştınız, her şey hazır. Ayağınızı denk alın, dedi. Sosyal medyada yasaklar var, ama buna rağmen yine birtakım görüntüler sızıyor. Yüzlerce kişinin öldürüldüğü söyleniyor. Bugün şu saatlerde, rejim yanlısı gösteriler için çağrı yapıldı. Bakalım nasıl olacak ve ülkenin dört bir tarafına yayılmış bir şey var. Yurt dışında, Şah Pehlevi’nin, kendisini Şah olarak gören oğlu Amerika'yı arkasına alarak sürekli çağrı yapıyor. Ama içeride özellikle etnik gruplar Şah’ı kesinlikle istemiyorlar. Kürtlerin, Beluçların yaptıkları ortak açıklamayı gördüm. Çünkü onlar Şah döneminde kendilerini çok dışlanmış hissediyorlar. Şah’ın bir karşılığı olduğunu sanmıyorum, ama ben geçenlerde bir yayında da söyledim. Şu anda muhalefetin ne bir örgütü, ne bir lideri var. Ama bir muhalefet var ve muhalefetin çok ciddi, özellikle ekonomik, ama aynı zamanda siyasal ve bazı yerlerde de özellikle etnik meselelerden kaynaklanan talepleri ve rejime karşı büyük ölçüde yayılmış bir nefret var. Ve rejimin de onlara karşı yapabileceği tek şey bastırmak gibi gözüküyor. Öldürmek… Belki idamlar olacak deniliyor. Rejimin bir şekilde insanları ikna etme mekanizmaları yok, öyle aktörleri yok. Mesela Pezeşkiyan belki bir şeyler deneyebilirdi, yapamadı. Bir zamanlar Hatemi’nin olduğu gibi, kalkıp insanlarla görüşecek, bir yol haritası çizecek bir profili yok.
Kadri Gürsel: Zaten Hatemi'den dilleri yandığı için, Hatemi gibi birisinin bir daha seçilmemesi için bütün tedbirleri alıyor olmaları lazımdı 2000’lerin başında.

Ruşen Çakır: Mesela cezaevinde Nobel Ödüllü birtakım saygın isimler var, ama rejim, özellikle Devrim Muhafızları, yıkılmamak için bir geçiş istemiyor ve bir rejim değişikliği gibi bir olay, bir şekilde şekilleniyor. Daha önce bu çok telaffuz edilmiyordu. İsrail'in saldırısında, ‘Rejim değişikliği mi isteniyor?’ diye söylenmişti. “Hayır” denildi, ama şimdi rejim değişikliği meselesi de bayağı bir gündemde sanki. Ben açıkçası ‘’İran hiç iyi şeyler gözükmüyor, üzüntü verici bir durum’’ dedim. Ne olursa olsun, kısa vadede bir çözüm yok bence ve olayın bir iç savaşa doğru evrilme ihtimali ve riski var. Böyle bir durumda tabii kaybeden esas olarak İran olur.
Kadri Gürsel: Evet, bu doğru. İran'ın bu konuda en büyük talihsizliği, bu konuda derken 2009, 2019 ve 2022'deki spontane gelişen büyük isyan hareketlerinden, halk ayaklanmalarından söz ediyorum, bunların hepsinin kanla bastırılmış olması. Önceki halk ayaklanmalarında başı çeken bir örgüt ya da grup veya bir lider yoktu. Çünkü molla rejimi zaten iktidara gelir gelmez, gücü eline geçirir geçirmez, böyle bir grubun, örgütün ya da liderin ortaya çıkmaması için her türlü tedbiri aldı. Ülkedeki bütün grupları, hatta birlikte yol yürüdükleri bütün muhalefet gruplarını katletti. Bu başka türlü izah edilemez. TUDEH, Halkın Fedaileri, Halkın mücahitleri…  Halkın Mücahitleri Örgütü vardı malum; o da sürgünde yaşamaya devam ediyordu. Irak işgal edilince o da ortadan kalktı zaten. Yani sürgündeki bir gruptu. O da artık tuhaf bir külte dönüşmüştü bir kişi kültü üzerinde giden. Şimdi bu dördüncü halk ayaklanmasında görünen şey, ilk öncekilerden farklı olarak bu ayaklanmanın Tahran'daki Kapalı Çarşı’da, Bazaar’da başlamış olması. Tahran'daki Çarşı niye önemlidir?

Ruşen Çakır: Devrimi onlar yaptı.
Kadri Gürsel: Evet, birincisi o. Onlar Şah'a karşı net cephe aldılar. Şimdi burada, mevcut rejime karşı net bir cephe almaları söz konusu değil, ama çok ciddi bir rahatsızlık var ve ilk gösteriler orada başladı. Niye oldu bu? İran para birimi Riyal'in âni değer kaybı üzerine, herhâlde artık o bardağı taşınan damla oldu ve bu, bir özgürlük çığlığından başka bir şey. 2022'deki ayaklanma, Mahsa Amini’nin İslami kurallara göre giyinmediği gerekçesiyle gözaltına alınması ve öldürülmesi yüzündendi. Başı açık olduğu için gözaltına alınıp öldürüldü Mahsa Amini. Kalp krizi geçirdiğini söylediler, ama dövülerek öldürüldüğü çok belliydi. Ayaklanma öyle çıktı, öyle yayıldı. O zaman, bu Çarşı mesafeliydi bu olaya. Şimdi Çarşı da olayların içinde ve Çarşı, İran'da tarihsel olarak da, hâlâ da güncel olarak da, geleneksel olarak hem ticaretin, hem bütün ekonomik aktivitenin merkezi. İthalat orada, ticaret orada, perakendeciler, toptancılar orada ve aynı zamanda da sosyo-ekonomik açıdan en önemli istikrar unsuru. O Çarşı hareketlenmeye, kaynamaya başlayıp bir yöne meylettiğinde, İran'da bir şeyler değişiyor. Bu, önemli bir şey. Çünkü rejim uzun yıllardır ülkeyi yönetemiyor, ama anladığımız ve gördüğümüz kadarıyla, Haziran ayında İsrail ve Amerika'nın indirdiği darbeden sonra bu daha da artmış durumda. Öyle gözüküyor.
İkincisi, oradan Şah’a geleceğim. Bu ayaklanmadan çıkan videoları izliyorum ve hep kadın sesleri duyuyorum. Daha öncekinde de oldu, ama bu ayaklanmada kadınların rolü çok büyük, öyle gözüküyor. Ve sanki insanlar artık ölmeyi de umursamıyorlar gibiler. Bu, ilginç bir tablo. Sanki hayatları dâhil artık kaybedecek bir şeyleri olmadığına inanmış gibiler. Ama bu, ayaklanmanın, rejimin yıkılmasıyla sonuçlanmasının garantisi değil. Çünkü bir önderlik yok, bir örgütlülük yok, bir grup yok, bir merkez yok ayaklanmada. Bir örgüt olmadığı için zor. Kadınlardan hareketle Şah’a geleceğim. Çocuk yaşta, 78'de ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bizim kuşaktan aslında. O zamanlar 17 yaşında bir ergenken, babasıyla beraber ülkesini terk etti. Babasının ülkesini terk etmesine yol açan şey, aslında ordunun halka ateş açmayı reddetmesidir. Ordu eğer halka ateş açmaya ‘’evet’’ deseydi, Şah iktidarda kalacaktı, o isyan hareketi bastırılacaktı. Belki binlerce kişi öldürülecekti, ama Şah iktidarda kalacaktı. Yeni rejim, o zaman halka ateş açmayan orduya zaten güvenmedi. Yanına, sarayı koruyan güç olan, ideolojik olarak rejime bağlı bir paralel orduyu, Devrim Muhafızları’nı koydu. Bunlar tıpkı Hitler'in SS'leri gibi, ideolojik olarak motive olan ve endoktrine edilmiş bir güç. Ve onlar, bu rejime muhalif olanları Allah'ın düşmanı olarak görüyorlar; zaten yayınladılar da bunu. Dolayısıyla, bunlar gözü dönmüş insanlar ve binlerce, on binlerce kişiyi katlederler. Zaten rejimin ekonomi politiği de Devrim Muhafızları üzerine. Bu ideolojik gözü dönmüşlüğün yanında bir de, ülkenin zenginliklerine sahip olmaktan gelen bir varlığı, zenginliği koruma gailesi var.

Ruşen Çakır: Evet, ama şöyle bir not düşelim: Kasım Süleymani'nin öldürülmesi ve Haziran’daki saldırı olaylarında da Devrim Muhafızları’nın çok büyük darbe aldığını gördük. Suriye'de de iç savaş sırasında ve sonrasında da darbe aldı. İsrail'in çok ciddi bir şekilde Devrim Muhafızları’nın içine sızmış olduğu yolunda da çok güçlü birtakım iddialar var. Dolayısıyla, Devrim Muhafızları da rejim kadar olmasa da, eski gücünden bayağı uzaklaşmış durumda.
Kadri Gürsel: Doğru.

Ruşen Çakır: Kaybedecek çok şeyleri var.
Kadri Gürsel: Ama yine de kışlaları var ve orada on binlerce Devrim Muhafızı silahlı olarak duruyor. Komuta kademesindeki kayıplar, bu manada isyanın bastırılmasında ciddi bir problem oluşturmuyor. Ben burada kadınlara geleceğim ve oradan Şah’a geçeceğim. Videolarda çıkan seslerden anladığım kadarıyla, kadınlar bu ayaklanmada ciddi bir rol oynuyorlar bence. Hep kadın sesi duyuluyor videolarda. Tabii ki kadınların diledikleri gibi var olma hakkı, özgürlükleri, gündelik nasıl olmak istiyorlarsa öyle olma hakları var. Ama bu hak sistematik bir şekilde çiğneniyor. Genç kadınlar bunlar. Hiçbiri Şah dönemini hatırlamıyor. Şah dönemini hatırlamaları için 55 yaş ve üzeri olmaları lazım. Çünkü devrim zaten neredeyse 50. yılına yaklaşıyor.

Ruşen Çakır: Evet, 50. yılına yaklaşıyor.
Kadri Gürsel: Ama bu genç kadınların gördüğü bir şey var: Şah döneminde, Tahran'da mini etekle gezen kızların, genç kadınların, başı açık dolaşan genç kadınların fotoğrafları. Dolayısıyla, aslında tanımadıkları, bilmedikleri bir Şah dönemini, bu yönüyle, kadın özgürlüklerinin güvence altında olması bakımından bir referans olarak alıyorlar. Şah’ı bu yüzden istiyorlar ve Şah yanlısı sloganlar atmalarının nedeni de tamamen kadın hakları ve kadın özgürlükleri yönündeki taleplerinin bir dışa vurumu. ‘’Şah gelsin.’’ Yani monarşi, tahtın şu anki sahibi. O da ne kadar monarşiyse. Üçüncü kuşak, uyduruk bir monarşidir, o ayrı mesele. ‘’Şah gelsin’’ derken aslında istedikleri nostaljik bir şey, geçmişte sahip olduğu hakları isteme. Bir de, tabii ki muhalefet yok ortada. Muhalefet var da, muhalif örgütlenme, muhalif lider yok. Bir tek Şah var. Monarşiyi temsilen, nesil silsilesi dolayısıyla orada tahtın varisi olduğunu söyleyen Rıza var. Hepsinin adı Rıza’dır zaten. “Rıza gelsin,” diyorlar. Çünkü o bir çaresizlik aslında aynı zamanda. Hem nostalji hem tanımadıkları, bilmedikleri geçmişteki güzel günlerin özlemi. İkincisi de örgütsüzlük, lidersizlik. O, geçici olarak üzerinde uzlaşılan bir formül, ama tahtın varisi Rıza’nın ne örgütü var ne de fanatik monarşistler dışında kurduğu ittifaklar var. Kapasitesi de yok, karizması da yok. Ama şu ilginç, bu adam ülkesini terk ettiği 78’in sonundan bugüne kadar, günün birinde İran'ı yönetmek üzere bir alternatif olarak ortaya çıkabileceğini belki öngörerek, belki öngörmeyerek, çok büyük bir yanlış yapmamış. Yani şöyle yanlış yapmamış: Bir figür olarak en azından ahlâki bütünlüğünü korumuş gözüküyor. Mesela adı çılgın seks partileriyle falan anılan bir adam değil.

Ruşen Çakır: Ama en son, Haziran’daki İsrail saldırılarına destek verdi.
Kadri Gürsel: Tabii destek verdi. Ayrıca Nisan'da Netanyahu ile görüşüyor. Netanyahu tarafından yanılmıyorsam kabul ediliyor. O konuda hiçbir kompleksi yok, hiç yok. Zaten babası da Amerikalıların Ortadoğu'daki ‘’darling’’iydi. Böyle ilginç bir dönem yaşanıyor ve Amerika bu fırsatı kullanabilir. Trump bu konuda bir işaret verdi. İsrail'in de çok işine gelecektir bu. Çünkü hâl ve tavırlarını ne kadar alaya alırsak alalım, ne kadar küçümsersek küçümseyelim, -‘’Venezuela'nın geçici devlet başkanı’’ demiş kendisine-, komik bir adam, ama çok da tehlikeli aynı zamanda. Şimdi son darbeyi indirmek üzere rejime bir şeyler yapabilir ve yapabileceğinin de işaretini verdi. İran da bu tehdidi çok ciddiye alıyor. Çünkü Trump en son açıklamasında, “Benimle görüşmek istiyorlar. Beni aradılar, görüşmek istediklerini söylediler, ama ben ondan önce harekete geçebilirim” dedi. Geçebilir de ve o harekete geçtikten sonra oluşan sonuçlar bağlamında bir görüşme yapabilir. Şimdi burada görünen, büyük bir küresel okumada, Çin-ABD rekabetinde, Çin'in en büyük enerji sağlayıcılarından Venezuela ve İran'ın devre dışı kalması gibi bir sonucun söz konusu olacağı. Çünkü İran petrolünü Çin'e ihraç ediyor. Çin %80’le Venezuela petrolünün en büyük müşterisi. Çin-Tayvan ve ABD-Çin küresel rekabeti, 2026'da bizi çok meşgul edecek olan bir konu.
19.55

Ruşen Çakır: Peki, şimdi bize biraz Grönland’ı anlat. İran sırada mı bilmiyorum ama Grönland bayağı sıraya girdi ve Trump hiç geri adım atmıyor.
Kadri Gürsel: Atmıyor ve yapacak galiba. İnanılması güç.

Ruşen Çakır: Hem NATO hem Avrupa Birliği bıçak sırtında. Yani şimdi Trump Grönland'ı Danimarka'ya rağmen zorla elde ederse, işgal mi edecek artık bilmiyorum ne yapacaksa, Danimarka ne diyecek? Danimarka NATO üyesi, Avrupa Birliği üyesi ve bu olay emsal teşkil etmeyecek mi? Venezuela zaten öyleydi, bu da öyle olacak. Çok ciddi bir sınav. Şimdi sosyal medyada Amerikan Ordusu-Grönland Ordusu diye bol miktarda kıyaslamalar var. Avrupalılar Grönland'ı korumak için kardan adam yapıyorlar filan gibi böyle şeyler paylaşılıyor ama bu çok ciddi bir olay. Grönland neden Trump'ın bu kadar ağzını kamaştırıyor?
Kadri Gürsel: Oradan başlayalım o zaman. Trump'ın inkâr ettiği bir fenomen var: Küresel iklim değişimi. Ama Trump ülkesi için Grönland'ı isterken, tam da bu küresel iklim değişimi sayesinde veya nedeniyle istiyor. Çünkü Arktik Denizi’nde buzlanma eskisi kadar yoğun değil ve yeni ticaret yolları açılıyor. Sadece yeni ticaret yollarının açılmakla kalmıyor, aynı zamanda Arktik Denizi’nin tabanındaki doğal kaynakların işletilmesi için imkânlar ortaya çıkıyor. Şimdi bu burada yeni bir paylaşım kavgası olmak üzere, öyle gözüküyor. Tabii bunun içinde en büyük rakip faktör Rusya ve Rusya üzerinden belki de Çin. Ama asıl, Rusya tabii. Arktik Denizi’nin neredeyse yarıya yakınını -afaki söylüyorum- Rusya çeviriyor. Dolayısıyla Amerika'nın Arktik Denizi’yle olan karasal temas bağlantısı Alaska üzerinden. Kanada var ve Grönland var. Grönland çok büyük bir kara parçası. Bu, düne kadar işlevsiz bir kara parçasıydı. Şu açıdan işlevsizdi: Danimarka Grönland'dan hiç para kazanmıyor. Grönland’ın Danimarka için ekonomik değeri pek yok. Orada doğal kaynaklar, maden çıksa, petrol çıksa diyeceğim ama öyle bir şey yok. Grönland'da özerk bir bölge ve Danimarka her sene bütçesinden Grönland’a para aktarıyor. O da çok büyük para değil Danimarka için. Beş yüz milyon dolar gibi bir para. Hükümranlık haklarının teyidi açısından orayı sahiplenmek açısından, Danimarka’nın Grönland’da 70-80 bin vatandaşı var. Ama Grönland'daki yeraltı kaynakları işlenmeye daha müsait hâle gelirse önümüzdeki yıllarda ve bu iklim değişikliğini sağlayacağı imkanlarla O zaman Grönland çok cazip hale gelecek. Çünkü iklim değişikliği coğrafyayı açıyor; daha az kar, daha az buz olacak. Geçen programda da konuştuk. Zaten burada Amerika, yeni yönetim, bir ideolojik sıçrama yaptı, ama geriye doğru bir sıçrama oldu bu. Yani artık 19. yüzyıl tarzı bir emperyalizm görüyoruz ortada.
Geçmiş Soğuk Savaş’tan bir örnek vereyim: Falkland Adaları. Arjantin Malvinas Adaları diyor, İngilizler Falkland diyor ve İngiltere'nin parçası. 1982'de, Arjantin'deki cunta Falkland'i işgal etti, ki o da bir coğrafi uzantısı aslında, bizim Ege'deki Türkiye'ye yakın adalar gibi. Arjantin adanın kendisine bağlı olduğunu söyleyerek hak iddia ediyordu. O krizde, Britanya, armadasıyla dünyanın bir ucuna gitti, Falkland’ı Arjantin işgalinden kurtardı Grönland Büyük Britanya'nın olsaydı, Amerika Birleşik Devletleri asla böyle bir işe kalkışamazdı. Çünkü Britanya hâlâ çok önemli bir deniz gücü. Gücü gücü yetene.

Ruşen Çakır: Danimarka'yı gariban buldular.
Kadri Gürsel: E tabii. Danimarka'yı tam dişine göre buldu. Yani hak hukuk yok, sadece güçlülerin iradesi var ve iradelerini hayata geçirme becerisi var. Bu, NATO'yu nasıl etkiler? Artık tehdit net. Sadece Trump değil, Savuma Bakanı Pete Hegseth’den tut, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'ya kadar hepsi ‘’Bu adamı ciddiye alın, dediğini yapar’’ diyorlar. Normalde Kuzey Atlantik Anlaşması'nın 4. maddesi uyarınca, danışmaları için NATO Konseyini toplantıya çağırması lazım. Danimarka çağırmıyor. Ben Danimarka'nın yerinde olsam çağırırım. Veto mekanizması da yok. Danimarka çağırsa veto eder mi? Yok. Kimsenin toplantıyı veto etmeye gücü yok.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye bakıyorsun, aynı ifadeyi onun için de kullanacağım. Mark Rutte uluslararası Batı sosyetesinin ‘’darling’’idir. On dört sene Hollanda'nın Başbakanlığını yapmış, dört ayrı koalisyonun Başbakanı. Merkez sağ yani liberal muhafazakâr. Kültürel olarak muhafazakâr, ekonomi politikaları açısından liberal. Âni kararlar almayan, hep tedrici davranan, aslında tam bir idare-i maslahatçı.

Ruşen Çakır: Sağlamcı yani.
Kadri Gürsel: Tam da öyle. Ve Atlantikçi. Ama hiçbir ses yok adamdan. Hiçbir şey olmuyormuş gibi, Dördüncü maddeyi çalıştırmamak huşunda şöyle bir kaçış noktası var: Dördüncü madde NATO'ya yönelik dış tehditler söz konusu olduğunda çalıştırılır. ‘’Bu, iç mesele değil, ikili meseledir’’ deyip çıkarırlar, aradan savuştururlar. Çünkü NATO üyelerinin âli menfaatleri, Danimarka yüzünden ittifakın çökmesine izin vermez. Danimarka konusunu bir şekilde halletmeleri icap eder. Ama hiçbir mekanizma yok diğer taraftan. Trump'ın Danimarka'yı satın almak gibi bir niyeti yok. Emlakçı kendisi. Tapu terimleriyle açıklarsak, tapusu Danimarka'da kalır. İntifa hakkı 100 yıllığına, 50 yıllığına Amerika'nın olur, orayı istediği gibi kullanır. Çünkü o mal benim olacak, tapusu bana geçecek ki ben onun için mücadele edeceğim. Gerekirse savaşacağım’’ diyor. Dolayısıyla almak istiyor orayı. Zamanında nasıl Ruslardan Alaska'yı satın aldılar. Grönland için 20 ile 50 milyar dolar arası bir değer biçiliyor.

Ruşen Çakır: Vatandaş başına değil mi?
Kadri Gürsel: Vatandaş başına 100 bin dolar hikâye, saçmalık. Elli milyar dolardan açar kapıyı, daha da artabilir. Ona da razı değil, ama oraya doğru gidiyor. Yani kimse şu an Amerikan nükleer şemsiyesinin üzerlerinden kalkmasını… Bu, NATO açısından bir kâbus senaryosudur, NATO'nun bitmesidir. Amerikan nükleer şemsiyesi yok olduğu andan itibaren, NATO biter. Ne olur? Yeni bir ittifak kurulur. Şimdi Türkiye'ye geliyorum. Burada biraz âfâki, varsayımsal konuşacağım hâliyle. Yeni bir ittifak kurulur. Türkiye içinde olur ya da olmaz. Türkiye içinde olmazsa işi çok zor. İçinde olsa da Amerikan nükleer şemsiyesi olmadan, yine çok zor. Çünkü Türkiye, İngiltere ve Fransa'nın nükleer güvencelerine asla güvenmeyecek. O zaman Türkiye'nin önünde, nükleer opsiyon dışında hiçbir opsiyon kalmıyor. Bu da İsrail'le bugünkü şartlar devam ederse, zaten Türkiye İsrail’le bir çatışma rotasında. Ne kadar uzak ne kadar yakın, ayrı, ama o çatışma rotası fiile dönüşebilir. Bugünkü rejim, bugünkü yönetimler, bugünkü yönetimlerin tavır ve tutumları böyle devam ettiği müddetçe, İran-İsrail krizi gibi bir İsrail-Türkiye krizi yaşarız. Çok zor. Dolayısıyla kimse mevcut statükoyu Danimarka için bozmak istemez. Zevahiri nasıl kurtaracaklar, o da artık onlara kalmış olan bir şey. Bir yolunun bulunması lazım. Ama Trump tam 19. yüzyıl yılın ikinci yarısında gördüğümüz türden bir emperyalist gücün lideri.
Mesela Amerikalılar, yanılmıyorsam 1841-43 arası, bugün Texas’tan Kaliforniya'ya kadar, mevcut Meksika-Amerika sınırını oluşturan 6 eyaleti iç savaştan önce işgal ettiler. Ve bu 6 eyalet, 1821'de İspanya'dan bağımsızlığı kazanan Meksika'nın yüz ölçümü olarak yarısı. Yani Meksika bağımsızlığını kazandı, 20 sene sonra Amerika ülkenin yarısını işgal etti. Sonra 1910'da, bu sefer Küba'dan İspanyolları kovdular. Sonra ne oldu? Küba Amerika'nın fuhuş ve kumar merkezi haline geldi. Sonra da devrim oldu. Yani Amerikalılar böyle. ‘’Burası bizim yarımküremiz’’ dediklerinde bunu anlamak lazım.

Ruşen Çakır: İsrail-Türkiye meselesi dedin. Halep'te yaşananlarda İsrail-Türkiye karşıtlığı yaşamadık. Türkiye'de özellikle son dönemde Halep olayı başlamadan önce, ‘’SDG, YPG arkasına İsrail'i aldı. Öcalan’ı da dinlemiyor, ve İsrail'e güvenerek Ankara'ya kafa tutuyor gibi bir söylem vardı. Ama tam İsrail’le Şam'ın Paris'te anlaştığı zaman, Türkiye de o anlaşmaya bir şekilde gözlemci olarak katıldı biliyorsun, Halep'te Kürtlere yönelik operasyon başladı operasyon başladı. O operasyonun Türkiye'nin bilgisi dahilinde olduğuna dair işaretler var. Zaten Milli Savunma Bakanlığı ‘’Çağrı gelirse yardım ederiz’’ açıklamasını yaptı biliyorsun. İsrail'den hiçbir şey gelmedi. Ama şöyle ilginç bir husus var: Geçenlerde SDG'nin bir sözcüsü, Sipan Hamo kendi televizyon kanallarında ‘’Bir devlet bize, Şam'daki resmi binalara hava saldırısı vadinde bulundu. Ama olmadı’’ diye açıkladı. O bahsettiği herhalde İsrail’dir. Bir de, olayda doğrudan Ankara'nın bağı olduğunu söylüyor.
Şimdi burada birçok boyut var. Halep, Suriye'deki Şam-SDG anlaşması ya da mutabakatının güç denendiği ilk yer oldu. Benim en çok ilgimi çeken hususlardan birisi şu: Alevilere yönelik katliam yapıldı biliyorsun. Türkiye'de kendine muhalif olarak tanımlayan medya bu olayı ‘’Cihatçı güçler, HTŞ’liler Alevileri katlediyor.’’ Ya da ‘’Dürzilere yönelik şunu şunu yapıyorlar’’ diye haberleştirdi. Konu Halep olunca, Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere, -ki ikimizin de eski gazetesi- ‘’Suriye Ordusu terörist SPG'nin tahriklerini yok etmek için operasyon yapıyor. Operasyon Başarıyla sonuçlandı’’ diye alkışladılar. Acayip bir çifte standart var. Yani Suriye'de Kürtler söz konusu olunca, Türkiye'de müthiş bir ittifak şekilleniyor.
Kadri Gürsel: Yani selefi cihatçı oldukları gerçeği göz ardı ediliyor.

Ruşen Çakır: Evet, Suriye Ordusu olarak veriliyor.
Kadri Gürsel: Alevileri kestiklerinde öyle. Gerçi tabii silahlı mı silahsız mı o ayrımlara girmenin alemi yok. Bu doğru. Sonuçta onların da kendilerini savunma imkânları var.

Ruşen Çakır: Ama sonuç olarak yapanlar aynı kişiler olmasa bile Şam'ın operasyonları. Mesela Dürziler konusunda hiç Türkiye'de ‘’Helal olsun Dürzileri dize getiren Suriye Ordusu’na’’ dendi mi?
Kadri Gürsel: Hayrı olmadı öyle bir şey.  İsrail Dürzilere kol kanat gerdi.

Ruşen Çakır: Hayır, ilk başta. Dürzi meselesinde de Suriye Milli Ordusu gibi bir şey söylenmedi. Burada hemen bir refleks giriyor. Bir de şöyle ilginç bir husus var, bunu Nevzat Çiçek yazdı. Daha doğrusu MİT'ten gelen bir bilgiyi paylaştı. Çok uzun bir şey. Onun içerisinde çok çarpıcı bir bölüm var, diyor ki: Değişik kanallardan Mazlum Abdi ve İlham Amed'le temas kuruldu. Onlar anlaşmaya yakındı. Ama Kandil talimat verdi.’’
Kadri Gürsel: Evet, bunu duydum. Bu çok dillendirildi. İktidar medyasında, özellikle İhlas Medyasında dillendirildi bu.

Ruşen Çakır: Ama benim bildiğim, bunun ilk çıkışı, Nevzat Çiçek'in aktardığı o not. Ben oradan gördüm. O da aslında Halep çatışmasından önceki durumun tekzibi gibi. ‘’Aslında PKK Suriye'de bir şey istiyor ama SDG'liler ayak diriyor. İsrail'e sırtlarını dayadılar’’ önermesinin dışında bir şey söylüyor. Nitekim sonunda ne oldu? SDG istemeye istemeye de olsa anlaşmayı kabul etti. Güçlerini çektiler. Ve şimdi bir sonraki karşılaşmayı bekliyoruz. Açıkçası öyle bir durum. yani. Bu nerede olacak? Haseke'de mi? Deyrizor’ da mı olacak? Ne olacak? Nasıl olacak? Bu arada, Amerika'nın olayları yatıştırma konusunda çok da etkili olamadığı görülüyor. Yani doğrudan olaya müdahil olmak istediler, ‘’çatışmayı durduruyoruz gibi yaptılar. Ama durmadı, bir iki gün daha sürdü biliyorsun. Yani onlar da çok etkili olmuyorlar ya da olamıyorlar. Kimilerine göre Amerika artık Suriye'yle çok fazla ilgilenmiyor, Grönland'a bakıyor. Ama bence öyle değil.
Kadri Gürsel: Önce, Suriye’deki durumu bağlamına oturtmak istiyorum. Orada, üç aktör, hatta İsrail’i de aktör olarak kabul edersek, dört aktör arasında uzlaşmaz bir karşıtlık var. Mevcut pozisyonlarının uzlaşması mümkün değil. Şam'a hâkim olanlar, ülkede merkezi bir hükümet kurmak istiyorlar ve üniter yapıyı veya toprak bütünlüğünü yeniden tesis etmek istiyorlar. Bu, Şam'a hâkim olanların politik ideolojik niteliği ışığında da Kürtler açısından kabul edilebilir bir durum değil. Yani niye Kürtler Şam'a hâkim olan dünya görüşünün ya da zihin dünyasının insafına terk etsinler kendilerini? Niye güvensinler? Bunun için zamana ihtiyaç var. Ama o zamanı da boşa geçirmek istemiyor Şam. Türkiye hem Şam'daki yönetimin başarılı olmasını istiyor ama aynı zamanda da Suriye'nin Kürdistan davası açısından yeni bir olumlu örnek teşkil etmesini istemiyor. Yani Suriye'de bir Kürt özerk yönetiminin hukukileşmesini istemiyor. Bu da tabii büyük bir çelişki. Türkiye'nin tavrı açısından bir çelişki değil ama olayın çözümü açısından büyük bir çelişki. Yoksa Türkiye'nin tutumu bu açıdan tutarlı. Orada, kendi Kürtlerine farklı, o Kürtlere farklı da… Farklı davrandığı bir tek Irak'taki Kürtler var. Oradaki gerçekliği, oradaki durumu ise kabul etmiş durumda. Çünkü araları çok iyi. Oradan teyit de algılamıyor. PKK'dan ise teyit algılıyor.
Bir de bir PKK gerçeği var. PKK artık yani tek bir ülkedeki bir örgüt değil. PJAK’ı saymazsan üç ülkede var olan bir örgüt ve bu üç ülke arasında güç projekte ederek denklemleri değiştirebiliyor. Çok küçük bir örnekle bunu izah etmeye çalışacağım. Öcalan'ın şubat ayında İmralı’dan yaptığı açıklama, kelimenin tam anlamıyla bir yenilgi, bir teslimiyet manifestosuydu. Orada PKK'nın yenildiği ve artık yeni şartların kurulduğu demokratik siyasete dönüş vesaire. Ama orada içerik olarak yenilginin kabulü çok netti. Fakat Suriye'deki durum yenilginin kabulü iddiasının tam tersi bir manzara sunuyor ve bu mesaj oradan farklı bir şekilde yansıyor. Hakan Fidan rahatsızlığını şöyle belirtmişti: ‘’Silahla alamadıklarınızı demokratik yollardan almayı düşünmeyin.’’ Çünkü Suriye'deki durum, PKK'nın yenildiği iddiasını pekâlâ dengeliyor. Suriye'de, ülkenin neredeyse %30'undan fazlasına hâkim, güçlü, hatta sayısal olarak belki Şam'ın yeni sahiplerinin askeri gücünden de daha fazla bir güce sahip olan bir güç var. Mesela Suriye'deki gücün Türkiye'deki PKK Kürt hareketine yansıması nasıl oluyor? Misal, Komisyonda tartışılan raporlara bakalım. DEM Parti'nin raporu, zımnen bir özerklik talebi içeriyordu. Özerklik talebini sahadaki hangi güce dayanarak istiyorsun? Tamam ahlâki, tarihsel, şudur budur, bir sürü şey var. Yani PKK sorununun çözümünden öte, Kürt sorununun çözümünü önceleyen bir yaklaşımdı. Kendi açılarından bunun tarihsel, ahlaki, politik, ideolojik gerekçeleri vardır. Kendi siyasetleri açısından doğrulanabilir bu. Ama Suriye'deki denklemin zor yoluyla çözülmesi dışında, bu pozisyonlar çok fazla bir şey bırakmıyor.
İsrail'e de bir iki kelimeyle değineyim. İsrail burada kendi güvenliğini önceliyor. Bir Arap devletinin bölünmesi her zaman onun işine gelir. Arap olmayan unsurlarla iyi ve güçlü ilişkiler İsrail’in işine gelir. Ama bu, İsrail Kürtler için sonuna kadar gider demek değildir. Hiçbir zaman deklare edilmiş bir stratejik işbirliği, ittifak yoktur. Bir Kürt-İsrail, bir PKK-İsrail ittifakı deklare edilmemiştir. Dolayısıyla bundan vazgeçilebilir. Keza Amerika ile PKK arasında da bir ittifak ilişkisi olduğu deklare edilmemiştir ve bence yoktur. Bu bir işbirliğidir, ittifak değildir. ‘’IŞİD'e karşıdır’’ diye söylenmiştir. Dolayısıyla bu da dayanıksızdır. Suriye'deki PKK'nın yapmak istediği şey, konjonktürel kazanımlarına tarihsellik atfetmektir. Yani konjonktürel kazanımlar, 2012'de Esad'ın Türkiye'yi cezalandırmak için çekildiği Türkiye sınırında doğan boşluğu doldurmak ve önce de sayıları ondan fazla olan, yani tabela partisi de olsa bütün Kürt partilerini oradan sürdüler, temizlediler, oraya yerleştiler.
YPG resmen 2004'te kurulmuştur, ama aslında sahneye çıkışı 2011-12'dir. Yani Suriye'deki iç çatışmayla ortaya çıkan bir şey. Bu, konjonktürel bir durum. PKK’nın, bu konjonktürel duruma bir kalıcılık, bir tarihsellik kazandırmak gibi bir amacı var orada. Bu gerçekleşmesi çok zor bir amaç. Sen de söyledin, Fırat'ın doğusuna sıçrayabilir. Petrol konusu da var. Petrol konusunda Amerikalılar biraz ikircikli davranabilir. Ama İsrail ve Suriye arasında anlaşma diyoruz mesela. İsrail ve Suriye arasındaki anlaşma, konuşmak, irtibatta kalmak üzerine varılmış bir anlaşma. Ben, Amerika'nın Şam Büyükelçiliğinin açıklamasından bunu anlıyorum. Ama zımni şeyler de olabilir. Yani taktik cephede, sözlü anlaşmalarda olabilir.
Halep konusuna gelince: Halep, Suriye'nin ikinci büyük kentidir ve ticaret ve ekonomi merkezidir. Çok önemli bir yer. Her ne kadar tahrip olmuşsa bile, hâlâ bu potansiyel orada vardır. Türkiye’ye yakınlığının olması… Türkiye'nin burnunun dibinde Halep ve Halep'in kuzeyinde geniş bir alan kaplayan Kürt mahalleleri var. Bu Kürt mahallelerinde fiili bir özerklik, merkezi devleti ihya etmek isteyen yeni iktidar sahiplerine, ortadan kaldırması gereken bir şey olarak görünür. Ülkenin en büyük ikinci kentinin %30'una yakın bölümü, Şeyh Maksut ve Eşrefiye Mahalleleri’nde, ağır silahlı bir Emniyet teşkilatı, kendine özgü bir yapı var. Ellerinde geri tepmez tanksavar roketleri olan bir yapı. Öyle basit bir kolluk kuvveti değil, daha ötesinde bir şey. E bunu nasıl kabul edebilirler? Etmezler. Bunun bir uzlaşma ile sonuçlanması gerekirdi. Buradan gerçekten o silahlı gücün çekilmesi icap ederdi. Ama işte öyle olmadı, çatışma yoluyla oldu. Tartışılacak çok şey var tabii. Ama bu anlaşma olmadığı müddetçe bunun arkası da gelebilir. Şam yönetiminin İsrail'e vereceği güvenceler, belki Türkiye ile daha mesafeli, daha dengeli bir ilişki. Türkiye'nin kendilerini yakından tehdit etmemesi açısından ellerinden geleceğini yapacaklarını söylerler filan. Bir de Halep ülkenin kuzeyi. O nedenle İsrail bu konuda bir şey yapmaz. İsrail'in derdi, Şam ve İsrail arasının top ve roket menzili kadar olan bir bölümünü kontrol etmek ve bu manada kendi sınırlarını güvence altına almak. Oradaki her türlü olaya, istikrarsızlığa karşı böyle de bir şeyi var. Dolayısıyla işgali arttırdılar, genişlettiler. Türkiye'deki süreci kötü etkiler. Ama bu süreçten vazgeçilir mi? Bence vazgeçilmeyecektir. Vazgeçilmez. Ama iş Kürt nüfusuna karşı bir tenkile dönüşürse, Türkiye bunu objektif olarak destekleyen konumda olacağı için, Türkiye'deki süreç de akamete uğrar. Bunun doğal sonucu bu olur.

Ruşen Çakır: Burada noktayı koyalım Kadri. Evet ‘’Hafta Başı’’nı burada bitiriyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı